O yıllarda üniversite öğrencisiydim ve o gün Ankara’daydım.
Hayatımda ilk kez bir ölüm haberinin dersleri susturduğunu gördüm..
Şaşkın olan bizler, gençliğin ortasında ilk kez “bu ülkede gerçeğin bir bedeli var” duygusuyla tanışıyorduk.
Bir gazeteci öldürülmüştü. Ve biz, neyin kaybedildiğini henüz tam adlandıramıyorduk.
24 Ocak sabahı, Ankara çok soğuktu.
Bir araba, bir sokak, bir patlama… Buz kesmenin yüreklerde kora dönüşme anıydı ölümün sıcaklığı.
Geriye yalnızca parçalanmış metal değil, yarım kalmış cümleler kaldı.
Uğur Mumcu öldürüldü!
O gün kavrayamadığımı yıllar sonra çok net anlamıştım. Bir kalem susturulduğunda, sadece bir insan ölmüyormuş,
Bir ülkenin hafızası kanıyor, yetim kalıyormuş!
Uğur Mumcu’nun kalemi suskun değildi oysaki.
O, karanlığı işaret eden parmağın kırılabileceğini bilerek yazıyordu tüm yazılarını
Dosyalar açtı, ilişkileri yan yana koydu,“bu tesadüf değil” deme cesaretini gösterdi.
Ve bu ülkede ne yazıktır ki bazı cümleler hâlâ ölümle cezalandırılır.
Uğur Mumcu’yla birlikte; bir mesleğin namus çizgisi hedef alındı, sorular cevapsız, dosyalar sahipsiz, okurlar öksüz kaldı.
Aradan yıllar geçti ama adalet gelmedi. Sadece suskunluk normalleşti.
Başka kalemler de düştü ellerden gazetelerden;
Çetin Emeç, evinin önünde susturuldu.
Ahmet Taner Kışlalı, düşüncenin hedef alındığını bize bir kez daha hatırlattı.
Abdi İpekçi’nin cümleleri yarım kaldı.
Metin Göktepe’nin fotoğraf makinesi susturuldu.
Hrant Dink’in düştüğü kaldırım, ayakkabısının tabanındaki delik bu ülkenin vicdanına kazındı.
Her birinde aynı boşluk vardı. Aynı yarım cümle. Aynı “bir gün öğreniriz” umudu.
Biz her seferinde anma yaptık. Mumlar yaktık, bir paylaşım yazdık, görseller paylaştık, bir dakika sustuk. Sonra hayat devam etti. Ama onların hayatı devam etmedi.
En acısı da buydu; Ölümün değil, unutmanın hızlanması.
Bugün kalemler sadece bombalarla, kurşunlarla susmuyor.
Mahkeme salonlarında, işsiz bırakılarak, itibarsızlaştırılarak, linç edilerek, “aman şimdi sırası mı” denilerek susturuluyor.
Oysa onlar yazmayı seçtikleri için hedef oldular.
Karanlığa alışmadıkları için susturuldular.
Bir ülkenin bilme hakkını savundular, bedelini canlarıyla ödediler.
Soruları yarım kaldı, dosyaları kapatıldı.
Adalet gecikti, sessizlik hızlandı.
Biz hatırladıkça, unutturulmak istenenler yaşamaya devam ediyor.
Ve biz buna alışıyoruz.
Uğur Mumcu’ya ve bu ülkede gerçeğin peşinde öldürülen tüm gazetecilere… SAYGIYLA